14 Eylül 2009 Pazartesi

Gereksiz Telaşlar ve Uykusuzluk Alacası

Merhabalar Ziyaretçiler,







Uzun zamandır size düzgün bir yazı gönderemedim fakat gerçekten yorucu iki gün geçirdim, hele ki şu 12 Eylül tam bir sit-com gibi geçti, bir bilseniz.


Daha önce de bahsetmiştim ya ilk defa ders seçimi yapacaktım, hani panik sınırlarımı zorlamıştım yine stresten ölüyordum; iyi haber derslerimin hepsini alabildim. Bu konuyla ilgili kötü haberse yok, aldım bitti lakin gariplik yaşadım; ya da yaşadığım şey garip değildi ama tüm diyaloglarıyla baktığınızda komik sayılırdı. Anlatacağım ama kronolojik olarak ilerlersek önce size anlatamadığım 11 Eylül’ü anlatmam gerekiyor.


Yağmur yağmamıştı hatırlarsanız, yağmadı da ta geceye kadar, bende 12.30 da evden çıktım doğruca Ayazağa’ya yollandım. Yol farklı değildi, ilginç bir şey de olmadı zaten. Neyse söylediğim gibi Melancholy Baby ’nin tavsiyesi üzerine laboratuarlardan birinde yer ayırtmak için yola çıkmıştım. Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim: bundan böyle olayları anlatırken insanların ismini kullanmak yerine onlardan bahsederken her bir kişi için hep aynı kalacak bir mahlâs kullanacağım, umarım o kişiler için bir sorun olmaz çünkü olayları gerçeğe uygun anlatırken isimleri de aynen kullanmam gerekiyor. Bunun daha büyük bir sıkıntı olabileceğine kanaat getirdim bu sebepten mahlas kullanacağım; belirteyim bu mahlasların hiçbiri o kişinin karakterine ya da varlığına hakaret içeren anlamları taşımasına özen göstereceğim, bir sıkıntı oluşursa bildirmekten lütfen çekinmeyin ki bende yaptığımdan bihaber kalmayayım.


Neyse açıklamamı da yaptığıma göre sanırım hikâyemize devam edebiliriz. Ayazağa’ya vardığımda kafamın içindeki ses yeniden çığlıklar atmaya başladı; “Bak görürsün yer ayırtamayacaksın!” diye, sonra daha çığırtkan bir tanesi çemkiriyordu bana “Daha hızlı yürü şapşal! Eğer dün gece o kadar geç yatmasaydın daha erken kalkardın şimdi eve dönüyor olurdun seni alık!”. Beynimin içinde düşünceler hızla amitoz geçiyordu, anlayacağınız ben daha Fen-Edebiyat Binası’na varmadan, ki metro girişine en yakın fakülte orası, zihnimde bir sürü kanserli düşünce oluşmuştu bile ve artmaya devam ediyorlardı. Olabildiğince kendimi dinlemeyi reddederek bilgisayar laboratuarlarının nerede olduğunu aramaya başladım, şaşırtıcı bir şekilde kolay buldum ve hevesle kapı koluna uzandım ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde kilitli olduğunu fark ettim. Sanırsam üç tane vardı ve üçü de kapalıydı. İki saatlik yolu boşu boşuna gelmiştim, en azından kendi kendime öyle diyordum, bende öğrenci işlerine gidip oradan yer ayırt ayırtamayacağımı sormaya karar verdim. Daha önce işimin düştüğü zamanlardan aşina olduğum iki görevli vardır her zaman orada biri kadın biri erkek; ben içeri girdiğimde sadece kadın vardı, o da telefonla konuşuyordu. Adam gelince, bana bilgisayar laboratuarlarının hafta sonu kapalı olacağını söyledi.


“!”


Sinir bozucu bir durumdu, hem de nasıl. Ne yapacağımı sordum ama birden aklıma danışmanım geldi kendisiyle hala tanışma fırsatım olmamıştı, belki de bana yardımcı olabilirdi. Adama danışman öğretmenimin adını söyledim ve onu nerede bulabileceğimi sordum. “OO, şeker gibi danışman bulmuşsun; hiç telaş yapma( Nasıl görünüyorsam artık?) ondan daha iyisini bulmazsın.” Dedi ve bana onu nerede bulabileceğimi söyledi. Bilir misiniz bilmem, ilk defa içine dalanlar için Fen-Edebiyat tam bir maceraya dönüşebilir ki nerdeyse oldu. Kimya Bölümü’ne gitmek için Fizik Bölümü’nün içinden geçtim ve katlar arasında danışmanımı aramaya başladım.


Şöyle ki kaybolmam pek uzun sürmedi. Kendimi hiç camı olmayan kapkaranlık bir koridorda buldum ama en azından Kimya Bölümü’ne vardığıma emindim, kokudan anlaşılıyordu. Önce o karanlık koridordan kurtuldum sonrada karşıma çıkan kişi olan kat görevlisine danışmanımın yerini sordum: eliyle aşağıyı ifade işaret etti(?) on beş dakika sonra danışmanımın odasını buldum ama sadece genç bir kadın vardı. Danışmanın ismini sorduğumda bana erken çıktığını çünkü yağmur uyarısı yüzünden Rektörlüğün mesai bitimini 15.30’a çektiğini söyledi. Ellerim terlemeye başlamıştı, neyse ki bana elinden geldiğince yardımcı oldu kadıncağız lakin kendisi lisansüstü öğrencisi olduğu için lisans programından bir haberdi aynı zamanda. Şükürler olsun ki iyi niyetli biriydi beni orada laboratuarda araştırma çalışmasın akmış bir öğrenciye götürdü. 3. sınıf öğrencisiydi ve heyecanlı bir karakteri vardı ancak gerçekten yardım etmeye istekliydi. Uzun uzun tavsiyeler verdi, sonunda birkaç ince detay dışında bilmediğim hiçbir şeyi söylememişti ama onu kırmadan dinledim ve bilmemem rağmen birkaç şey sordum. Yardımcı olmaktan fazlasıyla mutlu gözüküyordu, ona teşekkür ettim ve nasıl çıkacağımı sordum; bana yolu tarif etti ve bende geldiğim zamana göre daha az kaybolarak binadan çıkmayı başardım.


Ondan sonra kütüphaneye gittim falan filan, eve döndüğümde Melancholy Baby’nin ve diğer arkadaşlarımın söyledikleri dışında çokta bir şey öğrenmediğimi fark ettim ve kendime gülmekten başka bir şey yapamayacağımın bilincinde kendimi yatağa attım.


Uyandığımda iftar vakti gelmişti, yemekte sonra daha önce anlattığım gibi annem arkadaşının evine gidiyordu; makul bir durumdu evde oturmaktan daha eğlenceliydi en azından, ben de onlarla takıldım. Pazartesi de Habetrot’un evinde iftara davetliyiz, küçük ‘İftardan Sonra Bekleriz’ klübümüzdeki herkes geliyor. Diyorum ya kendi sosyal hayatım bir süredir servis dışı olduğu için anneminkiyle idare ediyorum.


Her neyse 12.30 gibi oradan çıktık eve geldik, bütün gece uyamadım 6.15 ayarladım saatimi ki erkenden gidip kütüphanenin 24 saat açık kısmında bilgisayar kapayım. Tabi ben bir buçuk saat yolda vakit kaybettim lakin insanlar orada sabahlamış, bende laptopuma kaldım ama bir türlü sisteme giremiyordum. Sabahleyin evden çıkmadan önce annem demişti ki, gitme evde kal buradan alırsın derslerini; fakat ben, hayır gitmem gerekiyor çok riskli, dedim inatla.


Sonra kardeşim içerden geldi ve “Bir şey olursa ben buradan alırım,” dedi.


Ben ise, “Öyle bir şey olmayacak,” dedim kendimden emin bir şekilde.

How I Met Your Mother ya da According to Jim gibi sit-comlar da böyle anlarda şak diye diğer sahneye geçilir; ve orada böyle kendinden emin konuşarak budalalık yapan karakterin tükürdüğünü nasıl yaladığını izleriz. Aynısı oldu! Bir karede ben kardeşime kendimi beğenmiş bir şekilde öyle bir şeyin olmayacağını söylüyordu, onun hemen ardındaki karede ise okulda, kütüphanede, telefonla ona ders kodlarını sisteme girsin diye okuyordum.

Böyle oldu, anlayacağınız tüm derslerimi kardeşim benim yerime aldı ve bende hiçbir şey yapmadan paşa paşa evime döndüm. Geldiğimde annemle gerçek hayatta yaşanmış bir olayı konu alan kötü bir film izledik. Düşük bütçeliydi daha da kötüsü bir hayli özensizdi, senaryo elden düşmeydi, her duygusal replikte insanın içi kalkıyordu ve başarısızca bir heyecan katılmaya çalışılmıştı filme. Aman Allah’ım benim bile kaldıramayacağım kadar dramatize etmişler filmi, kusacaktım. Her neyse, istediği kadar gerçek olsun film rezaletti. Annem arkasından bir film daha koydu, hoş gibiydi ama ben tüm gece uyumamıştım ve o rezilliğin üzerine halim kalmamıştı: dayanamayıp yattım. Yattığımda saat daha yeni öğlen olmuştu, uyandığımda ise iftara on beş dakika vardı.

Böyle yani sevgili ziyaretçiler, sizi sıktım mı bilmiyorum ama söz verdiğim gibi her şeyi anlattım. Kütüphanede çok telaş yapmışım sistemi açamayınca, karşımdaki çocuk öyle söyledi. Zaten biliyordum ancak bu kadar belli ediyor olduğumun bilincinde değildim açıkçası.

İşte, 13 Eylül günü ise hiçbir şey yapmadım tabiri caizse bütün gün evde oturup bir taraflarımı büyüttüm. Şimdi de Twilight Saga âlemine geri döndüm, kitaplara göz gezdiriyorum, yeni film “New Moon” gelecek ya biraz heyecan yaptım havaya girmeme yardımcı oluyor. Bir yandan da çalma listemde Bernadette Peters-Angela Lansbury-Ethel Merman gibi isimler dönüp duruyor. Rahatlamaya ihtiyacım var, iyi geliyorlar benim gibi bir ‘showcoholic’ e.
Bu iki günün büyüsü “Tevahhuş Çemberi” olmalı bence, daha iyi bir fikrim yok şu durumda. Pazar günümeyse büyü değil de bir şarkı seçebilirim lakin, Annie Get Your Gun müzikalinden “I Got The Sun In The Morning” olsun; tam da klasik bir müzikal parçası, ne de olsa bugünde klasik bir Pazar günüydü. =)

İyi kalın ziyaretçiler,




Yazacak bir şeyler olana ya da aklıma gelene kadar kendinize iyi bakın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder


Takipçiler =)

Gelenler Gidenler