25 Şubat 2010 Perşembe

Bu Oyunu Beğenemeyecek Kadar Ayık

Merhabalar Ziyayretçiler,


Hani 2009 günlükleri hazırlayacağım kendi çapımda, azıcık Mr.Pumpkin’den fikir çalacağım diyordum ya, dün yaşadığım bir enden sonra önce bir 2010 kritiği yapmam geektiğine karar kıldım. Hani “kötü oyun” vardır, bir de “hayatımda izlediğim en kötü oyun" vardır ya; burada sorgulanan bunlar.

Biraz öncesine geçelim şimdi,

Dün biyolojik saatim bozulduğu için Kimya 112 adlı dersimi kaçırmış oldum, birden bire elimde bir boş oluverdi. Değerlendirmek lazım tabii, bende oturdum “Murder, She Wrote”’u izledikten sonra kimya çalıştım. Çatı’ya giremiyordum çünkü garipleşti, bir süre yeni kayıt gönderemedim. Sonra Mr.Pumpkin ile uzun bir süre mesajlaştık, ben de günü bir şekilde yaşanılır hale getirdim. Nine’ın müziklerini indirdim, bundan daha sonra bahsedeceğim.

Oyun için vakit yaklaştığında ise Taksim’e doğru yola koyuldum. yolda liseden beri pek az rast geldiğim eski bir arkadaşla karşılaştık, ayaküstü bir sohbetin ardından ayrıldım.

Oyun Rengahenk’deydi, orada benden önce gelmiş olan Bran, Nudd, C-3PO ve Palpatine ile karşılaştım. Tiyatro Boyalı Kuş’un evvelden sadece bir kere oyununu izlemiştim, okuma tiyatrosuydu ve açıkçası hoşuma gitmişti lakin dün gece olaylar pek öyle gelişmedi. Baştan ikram ettikleri punch ile biraz gönlümü çeldiler=)[yüzsüzlük benim bu yaptığım] ama sonra beklediğimiz dar alan fazla sıcak oldu; bunlar sorun değil zaten oyun burada başladı ve iki genç adam içeri girdiler. Kimse kızmasın, paçalarından narsistlik akıyordu; hele birinin sadece röpdeşambırı eksikti elinde şampanya kadehi bile vardı; klasik Kayhan Yıldızoğlu kötü karakteri!

Metin tek kelimeyle bayıcı, 1 Mayıs sloganlarıyla doluydu sanki ya da Siyaset Meydanı havasındaydı. Sözde iki erkek karakter arasındaki aşk ve tutku ortaya konuyordu ama öpüşmelerin bayağılığı bana daha çok duygusuz bir porno izlediğim hissini verdi. Çok mu sert oluyorum bilemeyeceğim ama verdiğim para içime oturmuş durumda; 15 TL ne demek yahu? Hem de bu oyuna… Oyundan erken de çıkamıyorsunuz çünkü çıkmanız için oyuncuları ittirip çıkmanız gerekiyor; bildiğiniz, kendi dar ve narsist bakışlarına bizi maruz bıraktılar. Kötüydü yani, hem de nasıl! Seni Seviyorum diyecek Kadar Sarhoş adlı oyuna gitmenizi tavsiye etmiyorum, cebinizde size fazla gelen bir 15 TL’ye sahipseniz veya kötü oyunculuk örneği ihtiyacınız varsa durmayın gidin ama ben bir süre Tiyatro Boyalı Kuş’un oyunlarına gitmeye cesaret edemeyeceğim. "Oyunu Beğenecek Kadar Sarhoş" değildim herhalde... Ha, bu arada oyunu sevmememin homofobiyle bir alakası olmadığını düşünüyorum zira bir şekilde onların yaptıkları homofobikti. "Bakın biz utanmıyoruz öpebiliyoruz birbirimizi, aştık bunları biz" demek istiyorlardı kısaca. Anam, tabiri caizse iki “pure evil” erkek karakter var ve bunların etrafında sürekli aynı replikler dönüyor. Bayağılıkta bayağılık yani, türk filmini geçmiyor hiçbir şey… Sanatsal bir değerlendirme yapma derdinde değilim Ziyaretçiler, amacım uyarmak biz yandık size tavsiye etmem .

Oyundan sonra herkes şok içinde kendini dışarı attı, bu seferde bizi güldüren bir olay Bran’ın başına geldi. Fotoğraf makineli üç kişi, kafasında Nudd’un Şapkası varken fotoğrafını çekmeye başladılar; biz önce anlam veremedik . Bran’ın mail adresini aldılar ve gittiler, sorduk “N’oldu yahu?” diye suratını beğendiklerini söylemişler. =) Hadi hayırlısı…

Sonra oyunun gerginliğini atma ihitiyacı içinde kıvranmaya başladık, Befind öne atıldı ve bizi Cihangir’deki merdivenlere götürdü. Bombadil, Melancholy Baby ve ben aç olduğumuzdan yemek alıp arkalarından gittik. Şarabımız kötüydü ama C-3PO'nun sesi ve manzara harikaydı. Uzunca oturduk orada, bir ara sivil polisler koşturdu ve birkaç sarhoş sorun çıkarttı ama kimse zarar görmedi.

Eve döndüğümde ise televizyonda “How I Met Your Mother” ardından da “The Simpsons” vardı, biraz da öyle vakit geçirip sonra yattım.

O oyundan sonra kesinlikle ihtiyaç vardı buna, ayın en kötü oyununa karar vermek zor değil doğrusu ama en iyi mekan konusunda da Befind’ı tebrik etmek gerek.

Hepinize sevgiler Ziyaretçiler(Bu arada 14 olduk Paris de katıldı aramıza)

Kendinize iyi bakın ve Kış’ın son günlerinin tadını çıkartın

Callieach Bheur

13 13 13 13......13

Çok güzel=) 13 kişi olmuşuz=) Eneeem, pek bir sevimdim. Dün gece pörtlek gözlerle eve gelince, görmeye sevindiğim bir manzara oldu doğrusu. 13 de uğurlu sayılarımdan biridir, hadi hayırlısı.

23 Şubat 2010 Salı

Ay yeter yahu, yolacağım birinizi yakında...

Sigaradan nefret ediyorum. Evet belki sizin en doğal hakkınız olabilir kendinizi zehirlemek ama canım benim ben de zehirleniyorum her şekilde biliyor musun sen bunu? Açık havada bile beni gebertircesine öksürtüyor. Lütfen bari biraz anlayışlı olun da ben bu kadar hassas iken içmeyin şunu dibimde.

Bir de bugün bir daha fark ettim, eğitimlisi eğitimsizi hiç fark etmiyor yaklaşık %80 lik bir kısım, sigara izmaritini yere atıyor. "Ama belediyeler çöp koymuyorlar" diye ağzını büzenler var biliyorum. Hadi be ordan, haspam, daha bugün çöp kutusun çevresindeki bir metre yarıçaplı alanda yüze yakın izmarit vardı FEB'in önünde. Yalancılar, hayır bunu yapanlar arasında çok sevdiğim insanlar da var ama ben artık katlanamıyorum, patlayacağım yakında, o olacak yani. Hayır bir de, üniversite okuyan bilgili insan havasında dolanmıyorlar mı, şaşkolozlar sizi! Daha çöpünü atamıyorsun tatlım, n'abeeer?

Hak yememek lazım; Albus, Bran vs. bu konuda daha hassas olarak gördüğüm insanlar, en azından solunum sıkıntımı biliyorlar ve anlayışlı davranıyorlar; eksik olmasınlar(senden bahsettim işte Bran). Bu yazdıklarım işe yara mı bilmem ama ben daha evde babama anlatamıyorum durumumu-ki neler çektiğimi en iyi bilen insanlardandır kendisi- diğerlerine nasıl anlatacağım bilemem.

Ama ben yine de çok ciddiyim bu konuda, çok pis bir intikam çarpabilir size bilesiniz, zaten dengisizim şu sıra nevrim döneyazıyor.

İntikam kötü şey evet, o zaman siz de beni zehirlemeyin yolarım valla...
Hadi iyi geceler

Callieach Bheur

Gong!!!

Merhaba Ziyaretçiler,
Çok yorgunum, uzun bir gün oldu. Saat erken ama deli gibi uyumak istiyorum. 3 dersim vardı halbuki ama sabah erken kalmak benim harcım değil, tamam iyi güzel sayısal okuyoruz ama benim 8.30 da matematik dersine gitmem için, 6.30 da kalmam lazım. Birçok kişi de böyle, ne hayır bekliyorsunuz bizden ey sivrizekalılar? Bir de lab vardı en son, anlatmıştım ya şu yer altındaki laboratuarda. Zevkliydi ama bitmek bilmedi anam, abartmıyorum en son biz çıktık.

Anlayacağınız başladık sonunda, kendimi kaybediyorum bazen sevgili ziyaretçiler. Bazen nerede olduğumu ya da yolda yürürken nereye gittiğimi unutuyorum bir anlığına, korkutucu aslına bakarsanız. Bir de anlamsız bir korku her daim benimle, yapacağım işlere engel oluyor.

Bir zamanlar hikayeler yazabilirdim ama artık eskiden kurduklarımı bile unutmaya başladım. Bu olmamalı, böyle şeyler yaşamak istemiyorum. Ziyaretçiler, galiba büyüyorum lakin istediğim bu değil; yani bu şekilde değil. Unutmak istemiyorum, sanki bir zil çaldı ve yeni bir yaşam başladı. Değişmekten korkmak değil, minik hazinelerimi kaybetmekten korkmak bu. Ancak bunu durduracağım bir yolunu bulacağım...

Şimdilik elimden bir iş gelmiyor, boş bir lazımlık gibiyim. Uzuzn bir yolculuk yapmayı isterdim şimdi, tüm saçmalıkları bir süreliğine geride bırakarak ama bu ihtimaller dahilinde değil, değil mi? Hayır canım, maalesef değil...
Gitsem iyi olacak galiba...

Kendinize iyi bakın,
Sevgiler,

Callieach Bheur

22 Şubat 2010 Pazartesi

2.Grup Katyonların Analizi

Merhabalar Ziyaretçiler,

Antimon türevleri balgam söktürücü olarak kullanıyormuş, HgS nam-ı diğer cıva sülfürün diğer adı Zincifre imiş; kendileri tıpta deri hastalıkları için sanayi de ise pas önleyici boyar madde olarak kullanılıyormuş. Ben bunları az önce öğrendim umarım yarın işime yararlar.

Ya, evet sadece bunları yazmak için girdim bloga; yoksa değişiklik falan yok alttaki iletiyle durumlar aynı.

Öyle yani,
Görüşmek üzere,
Sevgiler,

Callieach Bheur

20 Şubat 2010 Cumartesi

Zip-paa Doo Dee

Merhabalar,


Gariptir, hoş bir gün geçirdim. Ticari filmleri seviyorum, sanatsal değerleri olmasa da; hatta belki de bu yüzden daha çok seviyorum. Seçici olmadan bir şeyi izleme rahatlığı elde etmek güzel şey, sorumsuz olmak gibi. Ben kolay etkilenirim. Bir de bana zor beğeniyorsun, ona buna kulp takıyorsun derler, olabilir ama lütfen elinizi vicdanınıza koyun, ben romantik bir budalayım. Nesi zor ki?

Bugün Valentine’s Day’i izleme şansım oldu. Basit bir film ama hoşuma gitti yahu. Ne bileyim romantikliğim fevkalade depreşti işte. Aşk hakkında düşünmek işime gelmez şu sıra ama oldu bile işte, öyle ya da böyle. Peki, bu utanılacak bir şey mi? Hayır, efendim, hiç de değil.

Kahve Dünyası’na gidip, sıcak bir vanilyalı cappucino söyleyip biraz kimya çalıştıktan sonra, aşk dediğimde aklıma gelen kişi için hikâye yazdım. Bu halimi pek tasvip etmiyorum açıkçası, aşırı bir melankoliye sürüklüyor beni ama o an içinde yadsınamaz bir güç de veriyor. Patronus deyip duruyorum ya, anlamama bazı şeyleri yardımcı oluyor bu his. N’apayım, bir gerçekler vardır, bir de doğrular; bu gerçek olan, ben de anlatıyorum bu yüzden.

Çok komik bir haldeyim; hoş…


Mutluyum ama ulaşabileceğim mutluluğun sadece gölgesi elimdeki, insanın insana ihtiyacı vardır.

Filmden bahsedecek olursak, dediğim gibi ticari bir film ama kadrosu pek kabarık. Shirley Maclaine’in sonlarda kocası ile öpüşürken arkada eski bir filminin sahnelerinin oynaması hoştu. Eric Dane’nin karakterini sevdim ama biraz korkakça gibi geldi; yine de belki de korkakça değildi çünkü eşcinsel karakterlerin aşkıyla ilgili bir sahneyi çekerken teşhirciliğe kaymanız çok kolay olabilir, desteklemek babında popülist bir tavra bürüne bilirsiniz. Klasik mesajlarla dolu, unutulabilirliği yüksek bir filmdi. Sonlardaki “Sevgililer Gününden Nefret Ediyorum” partisi eğlenceliydi, Hint teması renkli olmuş. Kalp şeklinde piñata parçalama sahnesi ve müziğini de sevdim, eski sevgililer için yapılan ateş ayini de parlak bir fikir, hatta yapılası. Bu arada Anna Hathaway sağlam bir Rus aksanına sahip=) Bu Cadı, bu filmi sevdi kısaca.

Yarın önemli bir gün olacak ona hazırlanmak gerek ama bugün gerekliydi!

Dünyevi zevkler ah, ahhh; gerekliler işte.
Sevgilerimle,

Callieach Bheur

19 Şubat 2010 Cuma

There Will Come Soft Rains

There will come soft rains and the smell of the ground,

And swallows circling with their shimmering sound;

And frogs in the pool singing at night,

And wild plum trees in tremulous white;

Robins will wear their feathery fire,

Whistling their whims on a low fence-wire;

And not one will know of the war, not one

Will care at last when it is done.

Not one would mind, neither bird nor tree,

If mankind perished utterly;

And Spring herself when she woke at dawn

Would scarcely know that we were gone.



Selamlar Ziyaretçiler,

Birazdan fizik dersim için yola çıkacağım ama ghitmeden önce size yuklarıdaki şiiri sunmak istedim. 1920'de Sara Teasdale tarafından yazılmış, benim hoşuma gitti, özellikle son beş dize =)
Moonstruck'tan We All Come From The Goddess çalıyor, şimdi; hoş.

Yakın zamanda ben gelirim yine, şimdi gidip şu sıkıcı fizikle uğraşayım, bu dömnem artık geçmem gerek.

Kış Cadısı'ndan Sevgiler,
Görümek üzere,

Callieach Bheur

17 Şubat 2010 Çarşamba

Her Salı Aynı Saatte Lab-G de,

Selamlar Sevgili Ziyaretçiler,



Dersler her ne kadar benim için rötarlı olsa da başladı, başladı başlamasına ama bir türlü ilerleyemiyor yahu. Zaten gözetimdeyim az ders alıyorum, bir de en çok istediğim dersler de aksilikler çıkıyor sürekli. Dün Genel Kimya dersini veren hocanın hasta olduğunu öğrendik, ondan sonra da laboratuar dersi için boş birkaç saat geçirdik. Yeni laboratuarımız yeraltında bir yerlerde, Lab-G hepimize hayırlı olsun ama sanki fazla temiz bir yer; ilk biz kirleteceğiz sanki. Dün bize kısaca tanıtım yaptılar ve ardından bizi gönderdiler, " Haftaya kadar iyi çalışın, gelin" diye. Şimdi bir bakalım, dört yeni asistan var elimizde; üçünü daha önceden görmüştüm, bu üçüyle sohbetim de olmuştu, birini hiç tanımıyorum, biri ilk kayıt zamanı bana yardım etmişti, son olarak biri geçen dönem dersime girmişti. Durum böyle, bakalım neler olacak bu lab döneminde; umarım kimsenin bir yerleri yanmaz :S

Bir de baktık geçen dönem aynı grupta olduğumuz arkadaşlarla ayrı düşmüşüz, yayk, ben hiçbir çözümü yok sanıyordum ama Delia hırsla bizim gruba geçmeye çabaladı. Birlikte birkaç kapı çaldık, biraz sempati ve nezaketle de sonuç: Voila, yaptık. En azından tanıdık suratlar olacak karşımda, yeappa yeappa rrr...

Hadi ama başlasın artık, hızlansın işle, yalnız aman n’olur çığlar düşsün demiyorum; biraz yüzsüzce oldu bu ama hadi bakalım. Tehlikeli Oyunlar oynamak istiyorum ama zarar görmek istemiyorum, gibi =) Gözümüzü kokutmaya çalıştılar ama inadına vereceğiz, hadi bakalım…

Yağmur geri döndü bu arada, Şubat yağmurları dikkat etmek gerek doluya döndürüveriyor. her daim yanımda şemsiye taşır oldum, sapık gibi, sıkıldım ama artık hasta olmaktan n'apayım, riske gerek yok.

Benim biraz karnım acıktı, gideyim şimdilik
Kendinize iyi bakın,
Kış Cadısı sizi selamlar,
Görüşmek üzere,
Sevgiler



Callieach Bheur

15 Şubat 2010 Pazartesi

Tüm Elementlerin Ustasının Hikayesi

Hikâyeler var ve daima var olacaklar; bunu bilmek insanı umutlandırıyor.



İyi günler Çatı’nın Ziyaretçileri,
Bir Pazartesi gününden size yazıyorum, hava biraz bozuk ve odam feci dağınık ilk bakışta bunlar göze çarpıyor. Bahar yaklaşıyor, kar kokusu artık unutulmaya başlanacak, tabii Martı sürpriz yapmazsa eğer.

Size Mr. Pumpkin’den ilham alarak 2009 raporları hazırlayacağımı söylemiştim, biraz geç kalacaklar =) anlamını kaybetmiş olacak belki ama olsun.

Şimdi konuyu değiştirelim bakalım,

Şu sözleri hatırlar mısınız?



Water. Earth. Fire. Air.
Long ago, the four nations lived together in harmony. Then everything changed when the Fire Nation attacked.
Only the Avatar, master of all four elements, could stop them. But when the world needed him most, he vanished.
A hundred years passed and my brother and I discovered the new Avatar, an Airbender named Aang, and although his Airbending skills are great, he still has a lot to learn before he's ready to save anyone.

But I believe Aang can save the world.

Hakiki Avatar elbette… Yeni fragmanını izledim ve pek hoşuma gitti. Gerçi, sonunda hayal kırıklığına uğradığım pek çok yapımın fragmanını beğeniyorum ama belki bu sefer sonuç farklı olur. Aang’in dövüş sahneleri, havabükme gösterileri güzeldi ve Soka ile Katara’yı da sevdim; sadece Zuko kafamdaki Zuko’ya uymuyor o kadar. Pandispanya ne düşünüyor film hakkında bilmiyorum, hiç konuşamadık kendisiyle fikirlerini merak ediyorum açıkçası.

Pandispanya’nın fikirlerini merak etmemin sebebi ikimizin uzun dershane dönemi boyunca, özellikle mezun yılımızda mevzu hakkında çok konuşmuştuk. Öyle ki insanlar sinir oluyorlardı bize, özellikle Caledonia ve Lilium Martagon ciddi tehditler savurmuşlardı. Ben yine de bu hikâyeye bayılıyorum her daim, iyi gelmiştir bana. Dokusu ve müzikleriyle 3 kitap(sezon) boyunca hiç sıkılmadan tekrar tekrar izleyebilirim.

Neyse fazla bir şey yaptığım yoktu, ben de Çatı’ya geleyim dedim. Artık gitmeme gerek okuma var=) Kış Cadısı şimdilik gidiyor…

Kendinize iyi bakın,
Görüşmek üzere,
Sevgiler,

Callieach Bheur

14 Şubat 2010 Pazar

Dostlar ve Şekil Değiştiren Günler

Her şey ışıl ışıl parlayacak! Wuuuuu…



Selamlar Ziyaretçiler,


Umarımdır herkes iyidir zira benim açından çok sıkıcı ve fiziksel acı dolu bir hafta geride kaldı ama birçok şey de parıldadı, iddia ettiğim şey buydu zaten ama önce anlatacağım öncesindeki bir haftamdan bahsedeyim.


Tiyatro çalışmalarını yaptığımız KSB Binası nam-ı diğer “Kıvrımlı Ev” öylesine soğuktu ki… Yaşamanız gerekir. Anlaşılan o ki birçok kişi Pazar günleri orayı kullanan insanların ısınmaya ihtiyaçlarının olmayacağını düşünüyor, çünkü kaloriferleri yakmıyorlar. Kaloriferlerin yanmamasının sonucunda, üstelik onca zahmetli tadilattan sonra bile Kıvrımlı Ev’in ısınmamasının sağlanamıyor oluşuna sebep olan İTÜ yetkililerine duyduğum nefreti izninizle belirtmek istiyorum. Umarım kendileri de bir gün popoları donarken, üstelik dışarıda kar fırtınası varken ( okulun Ayazağa denilen bir dağın tepesinde olduğunu belirtmeme gerek yok sanırsam) tiyatro yapmanın zorluğuna eş bir durumla karşılaşırlar ve bizi anlarlar. Isıtsın artık şu KSB yi, tırabzanları iç karartıcı bir siyaha boyamakla olmuyor o işler, aaaa yeter be. Yani öyle yaptığımız iş çok zor ve bizi çok eziyorlar edebiyatı yapmak değil amacım, zaten gerekte yok ona isteğimiz ısınmak sadece, Türkiye’nin en iyi üniversitesiyiz diye övünüyorlar ama sayelerinde 6 gün boyunca 39 derece ateşle yattım, felaketti.


Nefretimi kustuğuma göre yaptığım neşeli girişe devam edebilirim sanırsam. Evet, bugün her şey ışıl ışıl parlayacak, bu iddia ile çıktım yola hak ettiğimi almak için. Bunca zaman yatakta yatmak çok çok çok sıkıcıydı. Yani bir yandan dâhil olmam gereken yoğun bir süreç vardı ve ben ondan uzak kalmıştım; ayrıca acı çekiyordum, mide bulandırıcı rüyalarla uğraşıyordum. Yani bunca tersliğin üstüne evden çıkışım görkemli olmalıydı ki tam bir Çatı günü yaşayarak bunu başarmış oldum.


İTÜ’deki hayatım boyunca ilk defa Gümüşsuyu’ndan ders alıyorum, üstelik bu fakültenin kapısından dahi adım atmamış olduğumun da farkındayım. Birçok insanın bizim okulun bu kadar dağınık olmasından dertlenmesine şahit oldum, aslına bakacak olursanız bu bence en son şikâyet edilecek mesele. Yani dersler arasında sorun oluyor diyorlar ama lütfen biraz makul olun, yani diğer fakültelerden Taşkışla, Gümüşsuyu ve Maçka arası en fazla yirmi dakika ki onun için bile ağır olmanız gerek, Ayazağa’dan ise her birine ulaşım yarım saat. Lütfen biraz hareket edin ve mızmızlanmayı kesin olur mu, sadece Ayazağa’ya kapalı kalmak istiyorsanız sadece oradan ders alın olsun bitsin.


Çok asabi ve huysuzum, hissedilebilir belki; sebebini bir hafta yataktan çıkamamış olmamam verebiliriz mantıklı da olur.


Gümüşsuyu’ndan bahsetmek istiyorum biraz. Evet, Taşkışla’nın ilk sersemleticiliğine sahip değil ama söyleyebileceğim şey kokusunu çok sevmiş olduğum; ikna edici geldi. Üstelik karanlık havası da beni cezp etti, “hoş geldiniz, ” dediğini duydum tüm binanın lakin benim kulağıma fısıldadığından benden başka kimsecikler duymamış olabilir; özellikle de önümdeki üç zibidi kılıklı, hiç sevmedim, yol boyunca insanlara bakıp gülüştüler. Şöyle atkımla boğasım geldi üçünü de ama kendime yakıştıramadım.


Neyse bu büyülü şatomsu yerdeki (fazlasıyla abartıyorum, aslen güzel ve karanlık bir bina ama hayal gücüme izin verince işler biraz daha eğlenceli hale geliyor; apaçık şizofrenik lakin zaten Çatı’da böyle bir yer değil mi?) ilk on beş dakikamı sınıfımı arayarak geçirdim. O kısım biraz rahatsız ediciydi çünkü derse yetişmeye çalışırken bir fakülteyi keşfetmek can sıkıcı oluyor, bölüm derslerini FEB de alan biri olarak söylüyorum bunu. Gelelim sonuca, Gümüşsuyu hoş bir yer, karanlık ve insanları çok sevimli değil ama zaten kaç sevimli inan kaldı ki geriye? Bundan sonra Perşembe öğleden sonralarının hoş geçeceği apaçık, önemli olan daha ışıldatmak…


Hastalıktan sonraki ilk günüm olması sebebiyle pek bir hevesle attım kendimi dışarıya. Woooo, Gümüşsuyu’na gidiyorum edasıyla sallanaraktan koyuldum yola. Geçen dönem derslerdeki üstün başarısızlığımdan dolayı, kendime geleyim diye bana sadece 15 kredi alma hakkı verdi ki bilmeyenler için belirteyim bu gözetime kaldığım anlamına gelmekte, bu yüzden sadece bu ders için yola koyulmuş oluyorum. Dersi veren kadın hayli ilginç biriydi, iyi niyetli klasik öğrenci tabiriyle, dersi fazlasıyla ilginç bir hale çevireceğe benziyor.


Dersin ardından, Taksim’e doğru çıkarken sağımda bir kitabevi&kafe buldum daha doğrusu derse giderken dönüşte uğrayayım diye karar kılmıştım. Hala T.S. Eliot’a ait olan Old Possum’s Book Of Practical Cats adlı kitabı aramaktayım ama orada da bulamadım. İlginç olan içeri girince adamın bana “ Ooo, yine mi siz geldiniz? Hoş geldiniz, zaten artık sizi görürü görmez tanıyorum.” demesi idi. Gülümseyerek, karşımdaki beyefendinin kibarlığında buraya hayatımda ilk defa geldiğimi söyledim. Önce şaşırdı, sonra da beni diğer öğrencilerden biriyle karıştırmış olabileceğini ama hala ona çok tanıdık geldiğimi söyledi. Kasa başındaki beyefendi de üst katta kafede çalışan hanımefendi de çok nazik kimseler gibi görünüyor, kitapları fazla inceleyemedim ama biraz vakit ayırmaya değer bir yer; ileri de fikirlerimi paylaşırım.


Ardından, hızla o sırada Taksim’de buluşmuş olan eski dostların yanına doğru yollandım. Pitheciella ve Caledonia ile benim bu kadar çabuk geleceğimi bilmiyorlardı, minik bir sürpriz oldu onlara. Eski dostlar her daim eski dostlardır, eğer doğru kişilerse. Ne yaptığımız açık, uzunca dedikodu yaptık birazcık edepsiz şeylerden bahsettik(!), yemekten konuştuk, hikâyelerden bahsettim onlara ve dedikodu yapmaya devam ettik. Lilium Martagon, sevgili Lilium Martagon, ah Lilium Martagon… Çok yorgun olduğundan ve eve geç dönebileceğinden gelemeyeceğini belirten bir mazeret araması yaptı. Kızmadım ama üzüldüm, şu hatunun üşengeçliği bazen insanı deli ediyor ama nane likörü ve bitter gibi zağar vazgeçemezsin de hayatta. Telefonda çok acıklı konuştu, ben de biraz mırın kırın edip küsmediğim konusunda onu temenni ettim ve telefonunu Caledonia’ya geri verdim. Sonra gözümüz yollarda Eostre’yi bekledik ama onun da işleri vardı ve bize yemekte katılacağına söyledi. Bizde bir kilisenin karşısındaki bir binanın en üst katından, yeraltında bir mekâna yemek yemeğe gittik. Orada bana Undomiel’den bir mesaj geldi, nasıl olduğumu soruyordu. Ben de Caledonia aracılığıyla ona iyi olduğumu, hastalığın çıktığını ve onları çok özlediğimi söyledim. O da bana o zaman Kadıköy’e gelmemi çünkü Cocidius için doğum günü kutlaması olacağını söyledi!!!!!!!!!!!!!


İşte bu sürpriz olmuştu. Eostre geç kalınca ben de vapura yetişmek için hızla Kabataş’a doğru yollandım. Meydan çıkışında Caledonia ve Pitheciella ile birlikte Tekel İşçilerini yürüyüşüne takılsak da yetişebildim.


Şekil Değiştiren Günler nasıldır bilir misiniz? Aslında herkes yaşamıştır. Bir gün içinde bir sürü farklı renkte şey yaşarsınız.arka arkaya yaşanan, hızla geçen olaylardan oluşurlar ancak hiçbiri birbnirine karışmaz, ahenklidirler. Bir animagus kadar hızlı değişir herşey =) O günün öyle olacağını düşünmemiştim bile ama Undomiel’in mesajı tabiri caizse birçok şeyi kıpırdattı. Karşımızda kelimenin tam anlamıyla bir Şekil Değiştiren Gün vardı sevgili hanımefendiler ve beyefendiler. Evet efendim, aynen öyle…


Bunca gün yattıktan sonra Gümüşsuyu’na gidip denizi görmek harika olmuştu şimdi bir de içinden geçecektim; Ey Rabbül Âlemin ben çok seviyorum şu İstanbul dediğimiz şehri, beni ayrılmak zorunda bırakma yalvarırım ondan. Bu güzellikten sürgün edilenlerin çektiği acı kim bilir ne katlanılmazdır…


Vapurda Undomiel’den gayrı sevgili Bombadil ve Manannán mac Lir de oradaydı, özlem duyulan arkadaşların sahneye geri dönmesi her zaman eğlenceli olmuştur. Harikalık derecesinde sıradan bir vapur yolculuğundan sonra Kadıköy'e ayak bastık ve Cocidius ile Samantha’yı iskelede bulduk. O andan sonra Undomiel’in bulduğu o hoş mekâna doğru ilerlemeye başladık. Birçok kişinin daha sonrada onaylayacağı gibi tek eksiği deniz manzarasıydı. Bizim için hazırladıkları oda şıktı ve girişteki lafımı doğrularcasına “Işıl Işıl” dı. Dünyanın en harika yeri değildi ama o gün için Avalon bile sayabilirim orayı, yaptığı nokta atışı adına buradan Undomiel’e bir AA veriyorum. Albus uzunca bir süre çok beğendiğini belirtti ki sonuna kadar haklı.


O gün ilk defa pek çok defa bahsi geçen Melancholy Baby’nin kuzenini görmüş oldum, ayrıca uzun zaman sonra Kirke ve Freja’yı görmek iyiydi. Kirke her zamanki gibi şıktı ve göz alıcıydı, tam bir cadı(!) ışığına sahip olsa da günün şıkı tabi ki yeşilleriyle Béfind idi. Tüm çabaları sönük bırakıyordu ikisi de, hatta Bran onları şık bulmamı kıskandı, ilginç. Nudd kafasında uyumla taşıdığı kırmızlı şapkadan da bahsetmeden geçmemeliyim tabi ki, ricası üzerine hepimiz zarar gelmemesine dikkat ettik.


Evim uzak olduğu için erken ayrılsam da, beklediğimden çok daha fazlasını buldum ve bazen sadece mutlu olmak gerekebiliyor. Güzel bir gün ve onu güzel yapan bir güzel sürü insan… Hastalığın ardından gelen bu hediye övülmeden geçilemez.


Çok uzun bir yazı oldu hatta sanırım şimdiye kadar yazdıklarımın en uzunu ama gerekiyordu bu. Bir de buradan yüzsüzce bir isteğim var, sevgili Mr.Pumpkin Cityboy’a daha çok yaz lütfen =) hastayken seni ve Claire de Lune hanımefendiyi okumak çok hoş oldu. Bir de Barış Manço dinledim sürekli, hatırı sayılır bir süredir dinlemiyordum.


Ben Kış Cadısı, bunlarla uğraştım bir süre. Anlatacak daha çok şey olsa da, verdiğim bunca yorgunluğun ardından size onlardan bahsetmeyeceğim.
Mutlu olmanın yollarını arayın,
Bugünün büyüsünün adı "Akşamserinliği" yeniden,
Görüşmek üzere Ziyaretçiler,
Bana yazın:)
Sevgilerimle,

 
Callieach Bheur

29 Ocak 2010 Cuma

Günahkar Olmak

Selamlar Ziyaretçiler,


 

 

 
Pek sevgili beni okuyan insanlar, kar yağdı ve TUTTU. Allah’ım evde zafer dansı yaptım sürekli, kar yağıyor diyerek. Süperdi, süper, süper… Dışarı çıkınca her tarafım buz kesti, yeminle özlemişim karlı havada üşümeyi; yağmur harikadır ama sıkmaya başlamıştı biliyor musunuz? Yine yağsın ama arada kar da uğrasın.

 
Şimdi bildiğiniz gibi okulum Maslak’ta geniş düzlükleri ve dağa özenen tepeleri olan bir yer. Tabi tahmin edebiliyorum kar yağdığı vakit nasıl olacağının oraların, eski kütüphanenin önü bembeyaz olmuştur üzerine atlayasınız gelir. Lakin tabiî ki tatilde olduğumdan dolayı gidemedim, göremedim ve karlarım erimekte. Üzücü evet ama daha upuzun Şubat var, Kapıdan Baktıran Mart var; heyecanla bekliyoruz.


 
Kış benim en günahkâr zevklerimden biridir, böyle herkesçikler yazı bekler ve üşürken, ben kışın uzaması için dua ederim. Elime kahvemi alır, evde otururum, dışarı çıkar fırından sıcacık bir simit alır, karda kaymamak için ağır ağır dolaşırım. Biliyorum, sığınacak mekânı olmayanlar var ve bu durumda onların çektiği zorluklar ölümcül boyutlara ulaşıyor ama dediğim gibi günahkâr bir haz alıyorum bu mevsimden. İnkâr etmem çok büyük bir yalan olacak, bu yüzden inkâr etmem gereksiz; durum budur Kış’ı seviyorum ve İskandinavya’da yaşamak istiyorum.

 
Aslında herkesin günahkâr zevkleri vardır. Yani böyle istemeden Recep İvedik’e gider ve kendinizi suçlu hissedersiniz, çünkü sevmiyorsunuzdur ve sevmeyeceksinizdir ama birkaç ufacık yerde gülmüşsünüzdür. Değil mi? Hadi ama inkâr etmeyin, etmezsiniz zaten canım. Bugün öğrendim eski Papa II. Jean Paul sık sık kendini kırbaçlarmış. Arınmak için olabilir belki, herkesin vardır arınması gereken arzuları.

 
Abarttım biraz, kırbaçlanmak falan diye farkındayım ama desteklediğim falan yok, kastım anlaşılmıştır sanırım =)

 
Mesela ben kötü olmasına rağmen Yedi Kocalı Hürmüz’deki bazı bölümleri seviyorum. Ay, ne yapayım ama cidden hoşuma gidiyor. Böyle o El-hubb şarkısını sevdim ve evet film kötü ona da katılıyorum. Yine de şarkıyı dinledikçe hoşuma gidiyor: S:S:S

 
Ya da benim müzikal takıntım var fazlasıyla. Bunu uçan kuş biliyor zaten ama böyle her türlü müzikale var. İtiraf ediyorum aşağıdaki gibi sahnelerden tonlarca var ama ben yine de hepsini seviyorum. Angela Lansbury’i de seviyorum.


 Böyle bir sahne klişe ama çok hoş=)
  • Bazen çok gıcık olup, olayların sarpa sarmasına sebep oluyorum mesela, çok pis ama zevk alıyorum ne yapayım.
  • Şu an itirafın en üst seviyelerindeyim mesela onun da farkındayım.
  • Uzun zamandır olmadığım kadar aşığım ve korkuyorum. Kendi kendime acı çektiriyorum=(
  • Bu dönem derslerim çok kötüydü, pişmanım ama çok eğlendiğim zamanların olduğunu biliyorum ve çoğunu hatırladıkça gülümsüyorum. [=)]
  • Bazı insanları da hiç sevmiyorum mesela. Onlarda beni sevmiyor ama çok pis gıcığım bazılarına, boğasım var.
  • Bazılarını da bana çok ters ve kaba davranmalarına rağmen çok seviyorum. İyi insanlar özlerinde ama işte anlamıyorum neden? (Bu insanlar, nedendir bilmem, pek fazlalar: S !)
  • Kendim olmayı seviyorum ama bazen başkası olmayı istiyorum.
  • Sevmediğim insanlara fal bakmıyorum. Hahha!
  • Bazen sevdiklerime de fal bakmak istemiyorum ama çok ısrar ediyorlar, bakarsam kötü şeyler olur diyerek tehdit ediyor ve onların gözünü korkutmak suretiyle bakmıyorum bu da bazen hoşuma gidiyor.
  • Tanımadığım kimselerin fal bakmamı istemesi üzerine onları hoyratça reddediyorum. Çok narsisçe ama bugün günahkârlık günü her şey serbest, sorun yok.
  • Kardeşimi delirtmek hoşuma gidiyor.
  • Bazen eskisi gibi intikam almayı özlüyorum ama yok artık kesinlikle öyle Anyanka (bkz. Buffy the Vampire Slayer) olmuyorum.
  • Kendinden utananlara kızıyorum ama dans ederken kendimden utanıyorum.
  • Tanımadığım insanlara olur da  ters davranırsam genellikle hiç pişman olmuyorum (bkz. KORKUNÇ!!!)
  • Bölümümü seviyorum ama sıkılınca değiştirmek istiyorum. Şımarıklık ama olsun.
  • Yazıyı uzattığım halde bitirmek istemiyorum.
  • Formspring.me çok hoşuma gitti ama çok soru sormaya başladım, abarttım biraz. (özür dilerim Claire)
  • Çoğu zaman tembellikten yazı yazmıyorum.

 Böyle işte, abarttım yine ama olsun. Biraz delirmek istedim, muhtemeldir sıkılabilirsiniz lakin affediniz. Bir başka günahkâr zevkti bu, kendimden bahsetme isteği. Var olma çabası diyebiliriz ki öyledir, eh işte ben de böyle bir yola girdim.

 
Kış Cadısı ne mutludur ne mutsuz şu sıralar ancak iyiyim bir sorunum yok. Dediğim gibi formspring.me şu sıra takip etmekten hoşlandığım bir yer oldu, sürekli yazıyorum. Bir de belirteyim, Mr.Pumpkin’in yaptığı çok hoşuma gitti, kendileri 2009’u değerlendirmekte ve ben de denemek istiyorum. Elbette bana özgü olacak, ona bahane olarak sunduğum gibi bu “verimli” bir hırsızlıktır. Benim Mr.Pumpkin olarak bahsettiğim kişi sizin tarafınızdan Cityboy olarak tanınmakta, belirtmekte yarar var.

 
Böyle Cadı Karının Çatısı’nın Sevgili Ziyaretçileri, bazen zehir akıtmak gerekiyor yanlış ama yaptım işte.

 

 

 
Pek Sevgilerimi sunarım, Edith Piaf çalıyor yine…

 

 

 


 

 
Dans le Paris de Notre-Dame
De Notre-Dame de Paris
Y a un clochard qu'en a plein le dos
De porter Notre-Dame sur son dos
Il se prend pour Quasimodo
Regarde en l'air, la vie qui grouille
Au lieu de faire des ronds dans l'eau
Tu peux pas vivre comme une grenouille
Moitié sur terre, moitié sur l'eau
Moi, je préfère rester là-haut

 
Dans le jardin de Notre-Dame
Où l'on se fait de bons amis
Y a qu'à se promener chaque matin
Un peu de maïs au creux des mains
Les pigeons, moi, je les aime bien
Les péniches
Se fichent
Des pigeons de la Cité
Goélettes
Mouettes
Elles n'ont que ça dans l'idée

 

 

 
İyi geceler,
Lütfen beni unutmayın,
Kış Cadısı hep burada =)
Sevgiler,

Callieach Bheur

 

18 Ocak 2010 Pazartesi

Alaca Haller

Sevgili Ziyaretçiler;


Sevgili Dostlar,

Biraz tasasızlığa ihtiyacım var bugün, bahsedeceklerim sıradan olsun. Yapmak istediğim kesinlikle bahsettiğim diğer mevzuların olağandışı olduğuna dair bir sav ortaya atmak değil, sadece yazmak için yazmak olabilir belki.

Neşeli bir hafta geçirdiğimi söyleyemeyeceğim sizlere, zira sıkıntılı günler yaşıyoruz ailemle birlikte. Ekonomik sıkıntılar hep vardı lakin bu sefer sevimsiz bir ivme ile yükselişe geçtiler. Ayrıca final haftasının ne beter bir meret olduğunu öğrenmiş oluyorum; hayır sınavlar değil de eve mahkûm olmanız iğrenç bir durum, afakanlar basıyor insanı. Bu zaman aralığında kendi iç sıkıntılarınız( mesela duygusal hayatınız ile ilgili olanlar vs.) daha da artıyor, melankoliniz depreşiyor ve… ve… Bilmiyorum işte Judy Garland şarkılarına dönüyorum sanırım.

Üzüntülü olmak üzüntü verici (!) ama sizi mutlu eden bir insanı düşünmek bile bu sıkıntıları ferahlatabiliyor, suratını gözünüzün önüne getirdiğinizde dünyanın en harika patronusunu yapabileceğiniz bir insanın var olması çok hoş; ihtimali uzak dahi olsa.


Miss Bernadette’in bir şarkısı vardı “They Say That Falling In Love Is Wonderfull” öyle sanki ya, Mr.Pumpkin sonunu “…Is Stupid!” diye değiştirse de şu durumda ona anti-tez sunmak istiyorum. 

Önümde on deneyin raporları uzanıyor, yarın kimya laboratuarının sınavı var, onunla uğraşıyorum; kesinlikle bir fizik yerine beş tane lab. sınavına girmeye razıyım biline!

Öyle ya da böyle çok mutlu değilim ama iyiyim ve ilerisi için heyecanlıyım. Sığınabileceğim dostlarım var, her şeyi anlatamasam da varlıkları huzur verici olan insanlar ve öyle ki verecekleri acıdan korkmayacağınız. Cidden, insanın ona ölümlü olduğunu hatırlatacak insanlara ihtiyacı var; dostlara. Sanırım ben öyle insanlara sahibim.

Geçenlerde Sevgili Albus’un doğum günüydü, ondan önce de Seyyar Sahne’nin “Ben Pierre Riviere…” oyununa gittik oradan da Taksim’e geçildi, kalabalık ve güzel bir gündü ancak final haftasının ortasında olmamızdan kaynaklı herkes pek bir yorgundu sanki. Günün en şıkları kırmızı kazağı ile Bombadil ve beyaz, kapüşonlu kazağı ile Befind idi.

Böyle, müsaadenizle ben biraz daha ders çalışacağım;

Hey, unutmadan söyleyeyim siyah çayın içine atılan bir parça zencefil çok rahatlatıcı oluyor, bilginize.

Şimdilik hoşçakalın, görüşmek dileğiyle; kışın tadını çıkarttın.

Kış Cadısı sevgilerini sunar,
Callieach Bheur

10 Ocak 2010 Pazar

Büyülü Bir Yeni Yıl ve Biraz Da Zencefil

Selamlar Ziyaretçiler,



Bir aydır yoktum yine, ne kadar az gelir oldum değil mi? Ama bazen insanın eli hiç gitmiyor ve yazamıyor, malumunuz biraz da aylak bir şahıs olduğumdan olacak bazen savsaklıyorum ama yorucu bir ay oldu yine de Aralık, inkâr edilemez; yani o kadar ki hediye bile hazırlayamadım kimseye doğru dürüst. Gerçi genel çevreye bakıldığında hiç Noel veyahut ne biliyim Yeni Yıl havasına giremedik. Korkular etrafta dolanır oldu ve geleceğimiz için üzücü olaylar vukuu buldu.
Benim de ilk finallerim başladı, hatta bu sabah on ile öğleden sonra bir arasında ilk finalime de girmiş oldum. İngilizce finaliydi, üç saat boyunca geri dönüşüm üzerine deli yazdım bu sebepten kafamda bir sürü “As a matter of Fact” ler falan dolanıp duruyor. Pazartesi de pek kıymetli, mühendislerimizin olmazsa olmazı matematikle bir hesaplaşmamız var, lakin biliniz şimdiden durum vahim gibi.


Aralık uzun bir ay olmuş olmasına da bakıyorum Ocak’ın da ilk on gününü devirdik, artık hayatım daha hızlı geçiyor biliyor musunuz? Sanki biri zamanı hızlandırıverdi ancak ben bunu yeni fark ediyorum. Açıkçası kontrol dışında bir mevzu olmasına rağmen, tedirgin oluyorum biraz sanki. Kendimi toparlamam gerek şu sıra, yoksa fark etmeden ölüp gideceğim.


Neyse böyle şen şakrak konuşmayı bırakalım, zatî yeterince ben merkezli bir konuşma oldu. Geçenlerde Var Olmayanın Efendileri ile yeniden buluştuk ve birbirimize hediyelerimizi verdik=) Pandispanya bana harika bir Kâbus Kapanı almış, kendileri şu anda yatağımın başucunda asılı beklemekte. Diğer yerlerde ise olan pek bir şey yok, yani Fen-Edebiyattan uzaklaşmış olmanın bariz bir mutluluğu var ama bir yandan da tiyatro çalışmalarının bitmiş olması sıkıcı bir ahvale sebebiyet vermekte. Özledim sevgili iyi insanları, şükür Melancholy Baby, kardeşim Miss Piggy’e ders veriyor da onu görebildim bugün iyi geldi.


Edith Piaf şu sıra odamdan çıkmaz oldu, kendileri daimi olarak arka fonda bana eşlik etmekte ve benimde pek bir itirazım olduğu söylemez değil mi? Hayır efendim, kesinlikle söylenemez.


Şu sıra yeniden hasta oldum. Nasıl başardığım hakkında hiçbir fikrim yok zira bir haftadır evden dışarı adım atmadım ama yine de şu anda başım çatlıyor. Hayır, artık insanlar da beni ciddiye almaz oldu; ay çok sinir bozucu bu ama. Beynim çatlıyor ve ben argumentative essay yazıyorum ama hastalığım pek bir göz ardı edilebiliyor; bu da sık hastalanmanın dezavantajları.


Kaptırdım yazdım yine upuzun, pek dolu olmadı ama artık belki ileriki günlerde daha iyi performanslarda karşılaşırız.




Aman, bir de Yılbaşı gecesi vardı ve çok güzeldi biliyor musunuz? Öylesine doluydu her anı; kıpır kıpırdı. Melancholy Baby, Bombadil, Undomiel ve Kirke ‘nin Maçka’ya yakın bir yerlerde olan evlerinde kutladık. Hemen hemen herkes gelmişti, ancak bunda pek anlatılacak bir şey yok sanırım hem özel anlarla kaplanmış olduğundan hem de aşırı kendini beğenmişçe olacağından sanırım. Böyleydi yani Melancholy Baby yanımızda değildi ama Kirke, Bombadil ve Undomiel harika ev sahibeleri oldular.

Çatı’ya gelirsem kendimi çok daha iyi hissedeceğimi biliyordum o yüzden uğrayayım dedim iyi de etmişim valla biraz daha iyi gibiyim yarın bütün gün ders var önümde bana şans dileyin tamam mı?


Ocak’ınızı iyi değerlendirin dostlar, ziyaretçiler, Imbolc geliyor ondan sonra da zaten Paskalya gelecek; Kış bitmek üzere… Ne yazık ki…



Çatı’ya sık sık uğrayın bana yazın…


Kış Cadısı Hepinizi Cadı Karının Çatısı’ndan selamlar,
Sevgiler,
Callieach Bheur

13 Aralık 2009 Pazar

Hastalıklar Üzerine Notlar 2 -- Görememek

Selamlar Ziyaretçiler,


Çok Yorgunum,
Başım dönüyor sanki, nefretle ve kaosla baş etmek zorundayım şu sıralar.


Oyunumuz son kez düzenlenip gösterime sokmaya karar verdiğimizden beri zaman azaldı bilvasıta işler de sıkıştı. Pek tabi düzensiz bir insan olduğumdan kelli bu az vakitte çok daha zor oluyor işlerimi halletmem. Yule de yaklaştı ama ben hiçbir hazırlık yapamadım, kimseye hediye yapamadım henüz ve böyle giderse de sadece Pandispanya’nın hediyesini hazırlayabilmiş olacağım. Üzülecek şeyler değil bunlar maalesef…


Tüm bunlar yaşanırken ve devam ederken, isteyerek yaptığım işler dışında bir de yaşama enerjimi tüketen şeyler var. Hatırlarsanız daha önce tam olarak ne kadar tiksindiğimi anlatmıştım nefret dolu ithamlardan. Yaşadığınız yer bunlarla kaynıyorken, sürdürmek birçok işi, daha da yıldırıcı oluyor. Hevesle barışın hayalini kurarken, umut taşırken içinizde nasıl oluyor da bu kadar rahat hamlelerle benim ateşimi, ateşimizi, söndürmeye cüret ediyorlar? Bunca insan acısını unutmaya hazırken ve barış bu kadar yaklaşmışken, hangi hakla bunu yapıyorlar? Bu tanrıya oynamak değil midir? Düzenleme kibrine bulaşmış olmak belki… Kendilerini tarih önünde lanetliyorlar, kanla yıkanıp yaşam dolu bir dünyayı ölümle yüceltmeye kalkıyorlar; kısaca midemi bulandırıyorlar.


İsimlendirmekte bile zorlanıyorum artık yapılanları, nasıl isimlendireceğimi bilmiyorum. Ben tam göğsümün ortasında bir ışık parlatıyorum yine de, inatla; tam iman tahtamın üzerinde, heyecanla. Bunu söndürmeye kalkışmalarına ne ad verilmeli ki? Gaddarlık mesela yeter olur mu veyahut budalalık fazla mı hafif kaçar? İnsanlar “Gerekirse savaşırız” ya da “Oh iyi oldu pisliklere” diye hoyratça kusarken nefretlerini ve cehaletlerini ne denilebilir ki onlara; lügatteki kelimeler zaten kısıtlıyken insanın ahvalini tanımlamaya, ben artık daha da kısıtlanıyorum elimdeki sözcüklerle onları size anlatmaya. Sakın ha, bu demek değil ki sıkıntım sessizliğe tahavvül edecek; hiç sanmıyorum. Göğsümde patronusumu canlı tutmaya devam ediyorum; kış ayazına seviniyorum, kahve ve çikolata kokusunu içime çekiyorum, şarkılara ve dostların kahkahalarına sığınıyorum… Bir şekilde o ışığı yakmaya devam ediyorum ve umudum hala var biliyor musunuz? Hiç de öyle her yerde şapşalca iyilik arıyor da değilim söyleyeyim, bu gerçek bir umut; lanet ne kadar keskin olursa olsun, ay hala pırıl pırıl.


Aslında bugün size çocukluğum da dinlediğim şarkılardan, Zeki Müren’in son zamanlarından ve Nükhet Duru’nun Mahmure’sinden bahsedecektim lakin mümkün olmadı.


Ben Kış Cadısı, Callieach Bheur olarak ışığımı yakmaya devam ediyorum; bilin Aralık’tayız Barış Mevsimi’ndeyiz, varlığınız kan akıtmaktan yana olmasın, Yule geliyor sadece hediye hazırlayın olmaz mı?


Bugün yazımı Ahmet Altan’ın yazısının sonuyla bitirmek istiyorum…


”Bir Kürdüm ben bugün, içim ölü evi gibi, ümidim, hayalim, ışıksız odalar gibi kapkaranlık, oturacağım, direneceğim, önce kendi içimde bir mum yakacağım.


Titrek, küçük, zayıf bir ışık.


Ve sonra diğer ışıkları görmek için bekleyeceğim.


Her vicdanda bir ışık yanacak ve biz o küçücük titrek ışıklardan yeni bir aydınlık, yeni bir umut, yeni bir hayal yaratacağız.


Siz öldürdükçe biz yaşatacağız.”(Ahmet Altan, 12 Aralık 2009)




Kış Cadısı sizi selamlar Ziyaretçiler, iyi kalın…


Callieach Bheur

Takipçiler =)

Gelenler Gidenler